Merhaba; bundan böyle ayda
birkez sizlerle beraber olup, sanat
dünyasına ve sanata göz atacağız; bilgi ve birikimlerimizi
sizlere
aktarıp sanatı paylaşacağız.
Amacımız, sanatı sevdirmek, aynı zamanda da hepberaber
birşeyler öğrenebilmek.
BU AY EDİTÖRÜMÜZDEN:
MODERN SANATA
GEÇİŞ
Yeniden
merhaba,
Romantizmin çıkışına
kadar sanat, kendine tanıdığı özgürlükler ne
olursa olsun, bugün bile bazı çevrelerde "Uygarlığın
Beşiği" olarak tanımlanan Akdeniz'den kaynaklanan
bir ana gelenekle ilgili olarak ele alınıyordu.Yiten
sanatın kendisi değil önemiydi.Sanat vazgeçilmez
olmaktan çıkmış, bir çok seçenekten biri durumuna
gelmişti denenebilecek başka geleneklerde vardı.
Klasik
anlayıştan yavaş yavaş vazgeçilse de klasik
sanatın dili geçerliliği koruyordu.Klasikçiliğin
yerini alabilecek daha başka sanat biçimleri
ise gene yavaş yavaş denemeye değer seçenek
olabildikleri ölçüde denenebiliyordu.
Constable,
insanı yaşadığı dünyayı denetime alması yerine
bütün geçici görünüşe rağmen doğaya öncelik
tanıyan bir anlayışla bir bakıma anlamsız sayılabilecek
peyzajlara görsel bir canlılık ve ahlakçı bir
anlam kazandırdı.
Turner de doğadaki çatışmayı insan
çatışmasından öylesine daha sınırsız bir güç
kaynağı olarak gösterdi ki hiç kimse onun resimlerini
kavrayamaz oldu.Bunlara kimileri "Hiçliğin
ya da ona benzer şeylerin resimleri diyordu.
Goya,
çılgınlığı yansıtan karabasanlı görüntülerinde
sanatın herkese benimsenen amacını zevk vermek
ve eğitmek amacını tersine çevirdi.Romantizmde
hem bu anlayışı, hem de gelenekten kurtulmayı
kolaylaştıracak başka davranışları haklı kılacak
özellikleri vardı. Ayrıca böyle davranmalarını
haklı gösterecek bir neden aramaları gerekmiyordu.Çünkü
dehanın kurallarına uyması söz konusu değildi.Çok
geçmeden ortaya bir anlaşmazlık ve güvensizlik
çıktı. Öyle ki bir yandan "empresyonistler"
izlenimciler becerisizlikle suçlanırken, bir
yandan da yenilikçiler halkın suratına boya
kutusu fırlatmakla suçlanmıştı.Empresyonist
resimleri önceleri herkes nasıl küçümsüyorsa,
modern sanatında aynı eleştirileri oldu. Bugün
bile hala bu resimler ne anlatıyor diye soranlar
var. Sezgileri ile çalışan sanatçılar, resimlere
sezgi ile bakan kimselere doğrudan doğruya iletişim
kurabilirler. Sanatlar tarihsel açıdan incelendiğinde
her sanatın kendine özgü bir niteliği ve gelişme
olanakları görünmektedir. Bu gerçekten yola
çıkan bir sanatkar, "Unutmayın ki bir resim
bir öykü olmaktan önce, üstü renklerle belirli
bir düzene göre boyanmış düz bir yüzeydir"
diyordu. İşte bu düşünüş Rönesans resim anlayışının
sonunu haber verdiği gibi soyut bir sanata çağrı
olarak ta yorumlanıyordu. Paul Klee'nin günlüğünde
şu "Devrimci buluşu yazdığını görüyoruz."
"Doğadan ve doğanın incelenmesinden daha
önemli olan insanın boya kutusunun içindekilere
karşı benimsediği tutumdur.
Modern
sanat tarihleri, modernizmin temel eğilimini
genellikle soyutlamaya yönelen bir yol olarak
belirtirler. Hatta gerçekten ilk soyut yapıtı
kimin pistine benzetme eğilimi de vardır. Tutkulu
ve araştırıcı sanatçı için en önemli davranış,
yaratıcı gücünü bir kategori olarak tarihsel
resimlere yöneltmemekti. Bu da batıda ki geleneksel
sanatın biçimini bir yana bırakmak anlamına
geliyordu.
Tarihde
post-empresyonist (empresyonizm sonrası) ressamlar
diye bilinen ve bir grup oluşturmamakla birlikte,
empresyonizmin etkisini paylaşan ve bu akımın
kesin nesneliğinden daha belirgin ve anlamlı
bir yere varmak isteyen sanatçılar, yirminci
yüzyıl sanatı için hem kuramsal düzeyde, hem
de uygulama da birçok başlangıç noktaları sağladılar.
Bunların arasında Ganguin açıkça en ilkelci
olan sanatçıydı. Heyecan verici resim ve baskılarıyla
ilginç yaşam öyküsü ilkelciliğin çekiciliğine
ayrı bir dram öğesi katıyordu. Ganguin, geçinemeyeceğini
anladığı karısı ve ailesinden uzaklaşmış, hayat
daha ucuz olduğu için Bretagne'a gitmiş, orada
daha yalın bir yaşama biçimi bulmak ve köylülerin
eski boş inançlarıyla bağlar kurmak istemişti.
Daha sonra da Fransa'yı ve batı uygarlığını
terk edip, güney denizlerinde yerliler arasında
yaşamaya giden Ganguin, yerlilerle yaşadıkları
çevreyi, sanatında malzeme olarak kullanmıştı.
Önce heyecan, sonra anlayış onun baş ilkesiydi.
Resimlerinde, biçimleri yassılatma eğilimindeydi.
"Tanrı bilginlerin değil şairlerin ve düşlerin
yanındadır" diyordu. Ölümünden kısa bir
süre önce,Ganguin artık yurduna dönme zamanı
geldiğine inanıyordu. Ancak bir arkadaşı buna
karşı çıktı. Çünkü resimleri ilgi görmeye başlamıştı
ve bu ilginin sürmesi için Ganguin Efsanesi'nin
sürmesi gerekiyordu. Ürünün artması Ganguin'in
yeni bir başlangıç yapmasını da zorunlu kılıyordu.
Öldükten
sonra anısına Paris'te düzenlenen bir sergiyle
saygınlık kazanmıştı. Artık Ganguin yeniçağın
kahraman öncülerinden biri olarak görülmeye
başlamıştı. Çok daha önce ölen arkadaşı Vincent
Van Gogh'da yirminci yüzyılın ilk on yılında
sanat dünyasında ün yapmaya başlayan bir ressamdı.